Archive for the Türkçe Category

NETSİS BÜYÜK ALIŞ BÜYÜK SATIŞ İÇİN EXCEL MAKRO

Saturday, 07 July 2011

Netsis’te Fatura modülünde “Fatura / İrsaliye İcmali” penceresinden raporlayıp Excel formatında kaydedin. Oluşturduğunuz Excel dosyasını açıp Visual Basic bölümünü açın aşağıdaki kodu kopyalayıp yapıştırın ve çalıştırın.


Attribute VB_Name = "Module1"
Sub liste()
belge = 0
firma = ""
toplam = 0
Cells(1, 1).Select
For i = 2 To 10000
Cells(i, 1).Select
If ActiveCell.Value = "" Then
Cells(i - 1, 4).Select
firma = ActiveCell.Value
Cells(i, 14).Select
toplam = ActiveCell.Value
Cells(i + 1, 1).Select
belge = ActiveCell.ValueIf toplam >= 5000 Then
Cells(i, 18).Select
ActiveCell.Value = firma
Cells(i, 19).Select
ActiveCell.Value = belge
Cells(i, 20).Select
ActiveCell.Value = toplam
End If
End If
Next i
liste2
End Sub

Sub liste2()
belge2 = 0
firma2 = ""
toplam2 = 0
sira = 1

Cells(1, 18).Select

For s = 1 To 10000

Cells(s, 18).Select
If ActiveCell.Value <> "" Then
firma2 = ActiveCell.Value
Cells(s, 19).Select
belge2 = ActiveCell.Value
Cells(s, 20).Select
toplam2 = ActiveCell.Value

Cells(sira, 21).Select
ActiveCell.Value = firma2
Cells(sira, 22).Select
ActiveCell.Value = belge2
Cells(sira, 23).Select
ActiveCell.Value = toplam2
sira = sira + 1
End If

Next s
End Sub


Papatya Beyazı

Monday, 11 November 2010

Papatya beyazı, ne çok sevdim seni. Her seferinde “seviyor” dedin. Hep ümit verdin.

Göz yaşı kaldı be geride. Bölük pörçük anılar. Bir resim. Üç saç teli… Asker tıraş kutusunda saklı. Özlem… Umut…

İnsan dayak yedikten sonra, iyileşiyor biliyor musun, geçiyor. Seni sevmek öyle mi. Ulan hep yağmur var içimde be. Ulan hiç güneş yok. Gök hep kara bulut… Yağmur yüklü… Sivri dilli.

Yosun kaplı karanlık ağaç kuzeyi gibi. Papatya yetişmiyor. Üçüncü dünya Savaşı sonrası filmleri gibi. Bir ben varım koca dünyada, yıkık metruk gökdelenler arasında. Bir de köpek gibi takip eden hayalin. Kâh önden koşturuyor kâh arkadan yorgun yürüyor. O da sivri dilli. Susması bile ağır geliyor.

Bir gülümsemen düşüyor aklıma. Sanki su bulmuşum gibi ferahlıyor içim. Sonradan anlıyorum serap olduğunu.

İstemiyorum seni de hayallerini de. İnsanlar mutlu olmak için sever, sevilmek için sever. Sebepli sever, sebepsiz sever… Mutsuz olmak için sevmez.

Papatya falları hep kandırır. Sevmiyor derse bir daha bakarım falıma “seviyor” diyene kadar. “Tekrar”, “yine”, “bir kez daha”, “bu son”. Yalan. Yalan işte.

Çek git dünyamdan. Gitme. Git..me… Kabullenemiyorum gittiğini.
Gelmemiş olmanı dilerdim. Doğru ya seni tanımak benim seçimim. Kendi düşen ağlamaz… Ağlar. Ağlar işte. Kendi düşen ağlar…

Alıştım artık bu 3. Dünya Savaşı sonrası dünyaya, nasıl hayatta kalınır biliyorum. Deli sevgisi gibi aklıma geldikçe doluyorum. Gözlerim doluyor. Hayaline bakıyorum. Biliyorum ki görüyor gözlerim dolmuş yine. Yetiyor bana.

Papatya arıyorum. Bulursam yolacağım tüm taç yapraklarını. Yalan söyleyecek. Kandıracak yine. Ümitleneceğim… Kaynar sular dökülecek başımdan kandırıldığımı anladığımda..

….

Bir melodi dolanacak yine. Yürüyeceğim gökdelen yıkıntıları arasında, köpeğim önden koşturacak…

Bir melodi dolanacak dilime. Güneş doğacak. Senin boşluğunu bir köpek dolduracak. Sivri dilli…

Bir kuyruklu piyano bulacağım yıkılmış bir duvar dibinde. Hiç anlamam ama konser vereceğim ve tüm dünya dinleyecek. Çok seveceğim çaldığım konçertoyu.

O da sevecek. Bir melodi dolanacak dilime. Yeni bir dünya kuracağım. Papatyalar büyüyecek, ben dargınlığımı unutacağım…


Ölüm Tarihi: 2 Ocak

Monday, 01 January 2010

2 ocak ölüm tarihim.

Trafik kazası geçirdim. Kimin aklına gelirdi ki bir gün benim de bir trafik kazası geçirebileceğim. Üstelik bir kaç takla atıp hurdaya dönen bir araçtan tek kırıkla sağ çıkacağım. Sadece tek kırıla atlattığım için şükredeceğim. Benim hiç aklıma gelmezdi doğrusu.

Ölümün gerçek olduğunu herkes bilir de hissetmek başka. “Verilmiş sadakan varmış” diyorlar. Verilmiş sadakam vardı da ondan mı sağ çıktım, yoksa verilecek sadakam vardı da ondan mı kaza yaptım?

Bir film şeridi gibi geçmedi gözümün önünden tüm hayatım. O filmi izleyecek zamanım da olmadı zaten. Kaza anı hatırlanmaz derler ya “İnsan nasıl hatırlamaz öyle bir anı?” derdim. Aslında mantıklı bir açıklama arardım “hatırlamıyorum” dediklerinde. Buldum; Tüm olay 2-3 saniye içinde yaşanıyor. Ve bir kez göz kırptıysanız kaza anının yarısını kaçırdınız demektir. :) Kaç takla attığınızı olay yeri inceleme ekibi söyleyebilir.

Dünyaya bir kez geliniyor biliyor muydunuz? Bildiğinizden emin değilim. Yarına sağ çıkacağınızın garantisi yok. Bunu hissedebiliyor musunuz? “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ne demek biliyor musunuz? Ben öğrendim. Ya da hissettim de öğrendiğimi sandım. Gerçek şu ki; Şu an hayatta olmayabilirdim. Ve hayattaysam aldığım her nefes Allah’ın bir lütfu. İyi değerlendirmek lazım. Çok şükür bunu anladığımda ölmüş değildim. Hamdetmek ve şükretmek aslında farklı kavramlar. Kendimce hamdederdim de şükretmeye de çalışıyorum.

“Darısı başınıza” mı desem, “Allah yaşatmasın” mı desem bilmem ki ne desem.

Bazen diğer tarafa gidersiniz de kapıdan geri gönderirler. Tadamazsınız ölümü, döner gelirsiniz badi badi. İkinci kez gelirsiniz dünyaya. Havasını atarsınız… Ya daha yumuşak ya daha sert olursunuz. Eskisi gibi olmaz hiç bir şey.


XP Dos Ekranında Türkçe Karakter Sorunu

Monday, 11 November 2009

Combofix ile bilgisayarınızı taradınız ve tarama sonrasında dos (cmd) ekranında Türkçe karakterler çıkmaz oldu. İşte çözümü:

  1. Başlat -> Çalıştır ‘a “Regedit” yazıp Regedit’i açın.
  2. HKEY_CURRENT_USER->Console bölümüne gelin. Sağ tarafta “codepage” değerine çift tıklayın.
  3. Oradaki değeri 359 olarak değiştirin.

Yaşam Savaşı

Tuesday, 08 August 2009

Herkes her şey yaşam savaşı veriyor. Klavyem farem bile. Herkes kaybediyor. Herkes. Hayat herkes için zor. Ama bu zorluğun ne önemi var ki. Kolay da olsa bu savaşta ihtimaller yok, tek sonuç var. Kazanabilme ihtimalimiz olmadığına göre sonucun da bi önemi yok. Nasıl savaştığımız önemli. Nasıl yaşadığımız. Bıraktığımız izler. Hatırlayanlar…


İhtiyara Notlar

Friday, 06 June 2009

Belki de tarihe not düşüyorumdur. Belki de sesimi duyurmaya çalışıyorum sana. Geçirdiğin yılların ardından geçmişten, gençliğinden gelen bir ses olabilirim. Bir insanın gençliğiyle ihtiyarlığındaki halini bir araya getirme denemelerinden biri belki de en gerçekçi olanı. Duy sesimi ihtiyar. Bu cümleler yıllar yıllar öncesinden senin için kuruluyor. Dinle, hatırla bu günlerde neler oluyor.


Uzak

Thursday, 06 June 2009

Hayaletin

Yine kantin, yine hatıralar, yine hayaletin.
Son kalan kuşların bile terkettiği bu şehirde yağmur ben ve hayaletin.

02.05.2008
—–

Kelebek Ve Koza

Bir fikri yırtıp çıkıyorum,
Kelebek olup uçma hevesiyle.
Koza üstüne koza, kabuk üstüne kabuk.
Bir günlük mutluluğa değer mi değmez mi?

23.04.2008
—–

Özlem

Seninle konuşuyorum. Ya da bunu hayal ediyorum.

-Özledin mi beni?
-…
-Ben seni özledim…
Hem de çok…
Umutsuzca…

29.03.2008
—–

Merhaba Ey Sevgili…

-Merhaba ey sevgili… (Yüreğim dilimde.)
-Özlem var galiba?
-Olmaz mı? (Yıkılır tüm inkarlarım.)
-Başım kalabalık.
-Ok. Rahatsız etmeyim seni. (Gülmedim ki zaten senden yana…)

07.02.2008
—–

Merhaba Ey Sevgili…

-…
-Nasılsın? :) (Ne iyi ettin de geldin. Ne kadar da özlemiştim seni.)
-…
-(Canımı yaktıkça bu duvar büyüyor… :(   )
Ey Sevgili. (?)
-…

07.02.2008
—–

Esmer Günler

Özlüyorum.
Canımı yaksa da uzaklar.
Bekliyorum..
..
Yaşayıp yaşamamam değil, bunu nasıl yaptığım önemli.
Yapamıyorum.

Gözlerimden düşen her acı.
Seni benden uzaklaştırıyor.
Aşılmaz oluyor duvar.
Bir içinden çıkılmaz soru.

Yüreğimden gönderdiğim her söz.
Dünyayı sesten arındırıyor.
Her umutla kararıyor dünyam.
Güneyden uzaklarda günlerim esmer…
Günlerim esmer..

07.02.2008
——

Aramızda Mevsimler

Aramızda mevsimler var, aramızda dağlar var. Bir ucunda sen bir ucunda ben. Bilmiyorsun ey sevgili altı başka üstü başka olsa da elma elmadır. İkiye bölününce iki yarım elma olsa da elma aynı elmadır. Ne kadar inkar etsem de görünce seni yıkılıyor bütün inkar cümlelerim.

07.02.2008
——

Umut

Kalbimden ipler uzatıyorum kalbine
Güneşe uzanan ağaç dalları gibi.
Bir bir düşüyorlar yere
Suya hasret yapraklar gibi.

07.02.2008
—–

Seni Görmek

Hani 3-5 yaşında bir çocuk bir meydanda annesini kaybeder de hüzünle, telaşla arayıverir ya işte karşımda değilken halim.
Hani görüverince nasıl sevinir, heyecanlanır içi içine sığmaz, annesine doğru nasıl koşturuverir ya, işte seni gördüğümde olanlar. Tam boynuna sarılıverme umuduyla kollarını açtığında annesinin sırt çeviriverdiğini düşün…
Bir koca duvar aramızda demirden uçsuz, aşılmaz geçilmez. Önünde ben şaşkın ve ağlamaklı…

07.02.2008


Erol Güngör Diyor Ki

Wednesday, 06 June 2009

Bir ülkenin kanunları o toplumdaki ahlâk kurallarının resmî müeyyide altına alınmış şekilleri olmalıdır. Kanunlarla ahlâk kuralları birbirine uymadığı zaman, insanlar bunlardan birini çiğnemek zorunda kalırlar.
Aydın olmanın gerektirdiği zihin disiplinini korumak isteyen kimse, herkesin koşuşturduğu yere gözü kapalı dalacak yerde, sakin bir köşeye çekilerek bütün bu olup bitenlerin neden ibâret bulunduğunu düşünmeye çalışır.
Bir üniversite talebesi sokak bolitikacısının peşinde koşuyor, mektep kaçkını gazete fıkracılarından ders alıyorsa onun kesesi değil kafası boş demektir.
Otuz-kırk yıl önce yazılmış olan be Türk dilinin en iyi örnekleri olarak bilinen romanlar otuz-kırk yıl sonra “sadeleştirilerek” okuyucuya sunulmak sorunda ise, orada edebiyatın sözü edilemez. Böyle bir ülkede aklın varlığı bile şüphelidir.
Bin kelimelik uydurma dille yetiştirilen gençler arasından bin yıllık Türkçe’ye dayanarak yazan ve düşünen Yahya Kemal ayarında bir şair çıkması beklenebilir mi?
Bir toplum hangi hedefe gitmek istiyorsa ona uygun bir ahlâk sistemi geliştirmeye çalışacaktır.
Türk milliyetçileri inkılapçılar gibi tasfiyeci ve ayırı olacak yerde birleştirici ve bütünleştirici olmak zorundadur.
Gençler ideoloji yerine fikir sahibi olmayı tercih ederlerse kendilerinden beklenen hizmeti yapabilirler.
Süleymaniye’nin yapılması için sinan gibi bir dehâya, Kanunî gibi bir hükümdâra,
Osmanlı’nın organizasyon kabiliyetine ve yıllar süren emeklere ihtiyaç vardır; ama ellerine birkaç sandık dinamit verilmiş iki geri zekâlı bu yapıyı yıkmaya yeter.


Koza

Tuesday, 06 June 2009

Bir fikri yırtıp çıkıyorum.
Kelebek olma umuduyla.
Koza üstüne koza, kabuk üstüne kabuk.
Bir günlük mutluluğa değer mi değmez mi?


Hastane mi Şifahane mi?

Tuesday, 06 June 2009

Hasta-hane deyince insanın bilinç altında hastaların olduğu yer olarak yer ettiğinden korku hissedilir. Hep hasta ve yaralı insanlar akla gelir. Peki bir de burdan bakın…
Gidin şimdi geleceğe. Robotların arıza yapan, paslanan, yanan, eskiyen parçalarını tamir ettirmek, değiştirmek veya bakım yaptırmak, için gittikleri bir robot tamir evi düşünün. Büyük bir mekan olsun. :) Girin şimdi içeriye. İçeride kolunu eline almış monte edilmesini bekleyen bir robot, kamerası kırılmış bir robot ve onu robot tamir evine getiren başka bir robot görün. ilkinin bazı kabloları değişecek, kaynak yapılacak vs. diğerinin de sadece kamerası değişecek. Bu robotların düşüncelerini hayal edin şimdi de. Bir an önce takılsa şu kolum. Kameram takılacak çok heyacanlıyım. Ya da benzer şeyler.
Gelin şimdi bu cümleyi okuduğunuz zamana. Bir hastane hayal edin şimdi de. Hastane hakkındaki düşüncelerinizde yazının başındakiyle şimdiki arasında fark var mı? Hastane hastaların gittiği yer mi? Yoksa hastaların tedavi edildiği yer mi? Hangi cümle mutlu eder? Tabii ki ikinci. Ya adı şifahane ya da darüşşifa olsaydı? Şifahane kelimesi eskimiş olsa da duyunca korku değil ferahlık ve huzur veriyor. Hastaneden korkulmasının tek nedeni adı olmasa da önemini gördünüz.